Bugünlerde ABD’den Fransa’ya gelişmiş ekonomilerin sokaklarında dolaşırken gözünüze çarpan şey sadece ekonomik bir dalgalanma değil; yarım asırdır ilmek ilmek örülen bir toplumsal sözleşmenin çözülüşüdür. Yıllar boyunca siyasetçilerin kürsülerden dilinden düşürmediği o kutsal vaat ne oldu? Hani herkesin çalışarak ev sahibi olabileceği, çocuğunu üniversiteye gönderebileceği ve geleceğe güvenle bakabileceği o refah toplumuna ne katıldı? Rakamlar bize çok net bir hikaye anlatıyor: Orta sınıf küçülüyor, alt sınıflar genişliyor ve hayat pahalılığı ezici bir çekiç gibi tüm bu yapıya vuruyor.
1970’lerden bu yana, ABD’de nüfusun ortasında yer alan o büyük kitle %60’ın üzerindeki payından %50’lerin altına geriledi. Fransa’da da benzer bir hikaye var; sosyal devletin tamponlarına rağmen orta gelirli kesimin havuzu daralıyor, alt gelir grubu ise %24’lere tırmanıyor. Görünen o ki, ekonomi büyüdükçe ve kâğıt üzerindeki ortalama gelirler (enflasyona göre düzeltilse bile) tırmandıkça, birileri orta sınıfa “Zenginleşiyorsunuz, daha ne istiyorsunuz?” diyor.
Ancak sorun da tam burada kopuyor. Elinizdeki istatistiklere baktığınızda, orta sınıfın medyan gelirinin 1970’lerdeki 58.000 dolarlardan bugün 90.000 dolarlara çıktığını görebilirsiniz. Fakat bu nominal veya enflasyon ayarlı artış tablosu, modern yaşamın gerçek maliyetini gizleyen berbat bir illüzyondur. Borçlanmadan barınabilecek bir ev bulmanın, sağlık sigortası ödemenin veya çocuk okutmanın maliyeti, genel enflasyon sepetinin çok ötesinde patladı. Konut, eğitim ve sağlık gibi hayati kalemler, maaş artışlarını çoktan fersah fersah geride bıraktı.
Fransa’da da durum farklı değil. Asgari ücret (SMIC) veya sosyal yardımlar ne kadar korumaya çalışırsa çalışsın, INSEE tüketici fiyat endeksinin tırmanış hızı, alt ve orta gelirli hanelerin harcanabilir gelirini eritmekte. İnsanlar kâğıt üstünde daha çok kazanıyor gibi görünüyor; ancak mutfaktaki enflasyon, enerji faturaları ve kira baskısı, o kazancı daha eline geçmeden buharlaştırıyor.
İşte bu yüzden, orta sınıfın küçülmesi sadece bir gelir meselesi değil, demokrasinin ve sosyal istikrarın omurgasının kırılmasıdır. İnsanlar kendilerini sistemin dışına itilmiş, zenginlikle aralarındaki uçurum açılmış ve her an aşağı yuvarlanma korkusuyla yaşayan bireyler olarak buluyor. Siyasetçiler bu tabloya bakıp “İstihdam var, büyüme var” masalları anlatmaya devam ettiği sürece, orta sınıfın öfkesi ve alt sınıfın çaresizliği salon siyasetinin sınırlarını aşmaya devam edecektir.
Sorun bütçe açığı değil; refahın paylaşım biçimindeki yapısal çürümedir. Ve bu çürüme giderilmediği sürece, çizdiğimiz o grafikler sadece birer istatistik olarak değil, kaçınılmaz bir siyasi krizin ayak sesleri olarak okunacaktır.
* Bu makale, Julian M. Vance’in 17 Eylül 2026 tarihli blog yazısından alınmıştır.
Leave a Reply